Avustralya'da Pandemiye Yakalandım: O Gün Türkiye'nin Sağlık Sisteminin Değerini Çok Daha İyi Anladım
Avustralya'da Pandemiye Yakalandım: O Gün Türkiye'nin Sağlık Sisteminin Değerini Çok Daha İyi Anladım
Kimi zaman bir ülkenin kıymetini anlamak için binlerce kilometre uzağa gitmek gerekir. Ben bunu, dünyanın öbür ucunda, Avustralya'da yaşadığım pandemi sürecinde öğrendim.
Yıl 2019, aylardan Aralık...
Türkiye'deki eğitimimi tamamladıktan sonra dil eğitimi almak amacıyla Avustralya'ya gittim. Henüz ülkeye alışmaya çalışıyordum. Okuluma gidiyor, yarı zamanlı işlerde çalışarak eğitim ve yaşam masraflarımı karşılıyordum.
Avustralya'ya geldikten yaklaşık üç hafta sonra Çin'de yeni bir virüs ortaya çıktı: COVID-19.
İlk günlerde, dünyanın büyük bir kısmı gibi ben de bunun kısa sürecek sıradan bir salgın olduğunu düşündüm. Hayat normal şekilde devam ediyordu. Okuluma gidiyor, çalışıyor ve günlük yaşantımı sürdürüyordum.
Ancak birkaç ay sonra tüm dünyanın hayatına yeni bir kelime girdi:
Lockdown...
Yani tam kapanma.
O güne kadar sadece haberlerde duyduğumuz bu kelime artık hayatımızın tam ortasındaydı.
Her gün Victoria Eyaleti Başbakanı'nın, sağlık yetkililerinin ve emniyet müdürlerinin yaptığı canlı açıklamaları takip ediyorduk. Bir akşam yapılan açıklamada, ikinci bir duyuruya kadar yalnızca marketlerin ve paket servis yapan işletmelerin açık kalacağı açıklandı.
Henüz Avustralya'daki üçüncü ayımı doldurmuştum.
Ne olacağını tam anlayamamıştım.
Orada yıllardır yaşayan bir Türk ağabeyimiz bana dönüp şu cümleyi söyledi:
"Artık sokağa bile çıkamayacağız. Sadece market alışverişi için aileden günde bir kişi dışarı çıkabilecek."
İşte o an korkunun ne olduğunu gerçekten hissettim.
Çünkü ailem yanımda değildi.
Binlerce kilometre uzakta, tek başımaydım.
O dönemde hayatım son derece yoğundu.
Sabah erkenden işe gidiyor, inşaatlarda veya fabrikalarda yarı zamanlı çalışıyor, akşam iş çıkışı ise gece saat 23.00'e kadar dil okuluna devam ediyordum.
Hem okumaya hem çalışmaya çalışıyordum.
Ve ardından tam 7 ay süren kapanma başladı.
Yedi ay boyunca doğru düzgün çalışamadım.
İş yerleri kapandı.
Evden yalnızca zorunlu ihtiyaçlar için çıkılabiliyordu.
Eğitimime çevrim içi devam ettim.
Bu satırları okuyanların aklına doğal olarak maddi durum gelecek.
Evet...
O güne kadar bütün eğitim ve yaşam masraflarımı kendi emeğimle karşılıyordum.
Fakat kapanmalar uzadıkça birikimlerim tükendi.
İşe gidip gelebilmek ve aynı zamanda kuryelik yapabilmek için aldığım arabamı satmak zorunda kaldım.
Hayatımı sürdürebilmek için konteyner boşalttım.
İnşaat önlerinde moloz ve atık temizledim.
Bulduğum her işi yaptım.
Bazıları "Neden Türkiye'ye dönmedin?" diye sorabilir.
Çünkü dönemiyordum.
Avustralya, sınırlarını yaklaşık iki yıl boyunca kapattı.
Ülkeye girmek de çıkmak da neredeyse imkânsız hale geldi.
Kurallar son derece katıydı.
Sokaklarda askerî denetimler yapılıyordu.
Pandemi kuralları tavizsiz şekilde uygulanıyordu.
Bu süreç boyunca COVID-19'a yakalanmadım.
Defalarca temaslı oldum.
Pek çok kez test yaptırdım.
Hepsi negatif çıktı.
Hayat devam ediyordu.
Bir fabrikada işçi olarak çalışmaya başladım.
İngilizcemi ileri seviyeye taşıdım.
Çalıştığım şirkette zamanla yöneticilik sorumlulukları üstlendim.
Üniversite eğitimime başladım.
Ülkeden çıkamadığım için eğitimime ara vermedim.
Dört yıllık lisans programını üç yılda tamamladım.
Hayat yeniden normale dönmeye başlamıştı.
Sınırlar açılıyor, yasaklar kaldırılıyordu.
Tam her şey geride kaldı derken...
Bir sabah yüksek ateş, boğaz ağrısı ve şiddetli halsizlikle uyandım.
Hemen test yaptım.
Sonuç pozitifti.
Pandemi boyunca virüse yakalanmamıştım.
Ama tam her şey normale dönerken COVID-19 olmuştum.
İki doz aşı zorunlu olarak yapılmıştı.
Buna rağmen hastalık beni oldukça ağır etkiledi.
Evde tamamen yalnızdım.
Ayağa kalkacak hâlim bile yoktu.
Türkiye'deki gibi "acile gideyim, doktor beni görsün" düşüncesi Avustralya'da mümkün değildi.
Dayanamayacak noktaya gelince acil yardım hattını aradım.
"Testim pozitif. Yüksek ateşim var. Kendimi çok kötü hissediyorum. Lütfen gelip beni hastaneye götürün." dedim.
Hayatımın en unutamadığım cevaplarından birini aldım.
"Maalesef gelemeyiz."
Şaşırdım.
"Nasıl yani?" diye sordum.
Görevli, hastaneye ancak belirli şartlar altında veya randevuyla gidilebildiğini söyledi.
En azından ilaç getirmelerini istedim.
Çünkü dışarı çıkmam yasaktı ve gerçekten yürüyebilecek durumda değildim.
Aldığım cevap ise şuydu:
"Kendiniz eczaneye gidip ilaçlarınızı satın alabilirsiniz."
O an gerçekten kaderimle baş başa bırakıldığımı hissettim.
İşte tam o gün Türkiye'deki sağlık sisteminin kıymetini çok daha iyi anladım.
Çünkü Türkiye'de insanlar günün her saatinde devlet hastanelerine veya acil servislere başvurabiliyor.
Elbette zaman zaman yoğunluk yaşanabiliyor.
Ancak dünyanın birçok ülkesinde insanlar aylar sonrasına randevu bekliyor.
Hatta diş tedavisi için sekiz ay sonrasına gün verilen insanlarla bizzat tanıştım.
Beklerken sağlık sorunları ağırlaşan, hatta hayatını kaybeden insanlar olduğunu gördüm.
Bugüne kadar dünyanın yedi kıtasından beşinde bulunma, yaşama ve çalışma fırsatı yakaladım.
Avrupa'dan Avustralya'ya, Orta Asya'dan Amerika kıtasına kadar farklı ülkelerin sağlık sistemlerini yakından gözlemledim.
Her ülkenin güçlü olduğu alanlar elbette vardır.
Ancak kendi kişisel deneyimlerim doğrultusunda, Türkiye'nin özellikle acil sağlık hizmetlerine erişim konusunda çok önemli bir altyapıya sahip olduğunu gördüm.
Bazen sahip olduklarımızın değerini ancak onları kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya kaldığımızda anlayabiliyoruz.
Bugün ülkeme döndüğümde, devletimizin vatandaşlarına sunduğu sağlık hizmetlerinin değerini çok daha iyi biliyorum.
Ülkesine hizmet eden herkese teşekkür ediyor, kendi adıma bu vatana faydalı olabilmek için çalışmaya devam edeceğimi ifade etmek istiyorum.
Son olarak yurt dışında sıkça karşılaştığım bir anıyı paylaşmak isterim.
Bana "Nerelisin?" diye sorduklarında, gururla "I am from Türkiye." dediğimde insanların Türkiye'ye duyduğu ilgiyi ve merakı görmek beni her zaman mutlu etti.
İnsan bazen memleketinin değerini, ondan binlerce kilometre uzakta daha iyi anlıyor.